Ülkelerin bile markalaşma yarışına girdiği bir dünyada yaşıyoruz. Oyunu kuralına göre oynayan ülkeler turizm ve ithalat gelirlerini kat kat artırırken, yarışın dışında kalan ülkeler her sene ekonomik açıdan kan kaybediyor. Artık bayrakları yüceltmek sadece ülkelerin yaptıklarıyla değil, yaptıklarını tanıtmalarıyla da ilgili. Peki ülkemiz ne bu tanıtım yarışında nerede yer alıyor?
1 Şubat 2007 tarihinde NTV�deki Biri Bana Anlatsın�ı izleyenler Türkiye�deki reklamcılık sektörünün piri denebilecek isimlerin bazılarını ekranda görebilme şansına eriştiler. Genel olarak sohbet reklamla ilgili önyargılar veya bilinçaltı reklamcılıkla ilgiliydi ve hiçbir konuda ortak bir karara varamayan reklamcılar , konu ülke tanıtımına geldiğinde kararlarını verdiler. Bir ülkenin tanıtımını tek bir reklamla yapmak ülkenin verebileceklerini sınırlamaktı. O�nun için şehirde markalaşma üzerinde çalışılmalıydı. Şimdi düşünüldüğünde bu fikir hiç de fena değil. Özellikle bizimki gibi bir çok kültür ve din öğesini içinde barındıran ülkelerde uygulanması oldukça doğru.
Herkes çok iyi bilir ki yabancı bir ülkede İstanbul�un tanınırlık oranı Türkiye�den daha fazladır. Bunun nedeni iyi bir tanıtımdan çok, ticaret yollarının kesişim noktasında olmasıdır; ayrıca bir kültür başkentidir İstanbul. Peki İstanbul�un önlenemez yükselişi neye bağlıdır? Ülkenin bile önüne geçen bu ünün kaynağı nedir? İstanbul devletin yaptığı harcamalardan yararlanmış olsa da kendi tanıtımını kendi yapabilmiştir. Çünkü tarih kitaplarında çağların açılıp kapanmasına neden olacak savaşların geçmiş olduğu, dini kitaplarda mabetlerin yer aldığı bir şehir, coğrafi olarak da Karadeniz�in açık denizlere olan kapısıdır boğazlarıyla İstanbul. Bulunduğu yerin ve tarihinin avantajlarını en iyi şekilde değerlendirmiştir. Peki İzmir�in ya da herhangi bir şehrin tanınma oranı nedir? Türkiye�nin hangi şehri kendi tanıtımını İstanbul gibi yapabilmiştir? Türkiye neden bunu başaramamaktadır?
Öncelikle ülkemizin bulunduğu yeri düşünelim. Bugün dünyanın gözü Ortadoğu�nun üstünde. Savaş, terör ve ekonomik bunalımlar içinde bir bölgede yaşıyoruz. Bunun acısını özellikle geçen sene turizmde çektik. Meydana gelen patlamalar ve terör olayları yüzünden rezervasyonlarda önemli ölçüde düşüş ve iptaller gözlendi. Yurtdışında ülkemizle ilgili haberlerin neredeyse tamamına yakını siyasi ya da askeri hareketlerle ilgili. Dünyanın bütün ülkelerinde sorunlar yaşanıyor; ancak güçlenmeye bu denli müsait olana ülkemiz nedense (!) bu haberleriyle anılıyor. Oysa haber bültenlerimizde Amerika Birleşik Devletleri ya da Almanya�da gerçekleşen festivalleri izliyoruz. Etkilenip bu ülkelerde tatilleri geçirmeye ya da ülkelerin çağdaşlık seviyelerini övmeye başlıyoruz. Sanırım en güzel reklam da bu bir ülke için. Ciddi formatta hazırlanan bir programa bile ülke reklamını yerleştirebilmek. Bugün ABD, hükümet karşıtı bile olsa her filminde bayrağını kullanmaktan çekinmiyor. İngiltere kendisinin değil de sömürgelerinin olan kültürel öğeleri bile sahiplenip dünya piyasalarına İngiltere ürünü olarak pazarlıyor. Her gün aksiliklere karşı halkın tepki gösterdiği ABD neden dünya basınına malzeme olmuyor dersiniz? Ülkelerin kendilerini tanıtım politikaları çok önemli. Huzur ve refah oranı çok yüksek gibi görünen ABD�deki okur yazar oranı örneğin, dışarıya yüzde yüz gibi yansıtılıyor. Peki ne kadar doğru? Ülkemizin yabancılar tarafından oryantal geleneklerle yaşayan insanların bulunduğu bir Arap ülkesi olarak tanınması gerçeğinin de farkındayız. Bu konuda bir şey yapmanın zamanı geldi de geçti sanırım.
Ülke nasıl tanıtılmalı bunca karmaşanın arasında? Bir ülke futbol takımı gibi sanırım. Yıldız oyuncuları var ve bu oyuncular çoğunlukla ülkenin başarılarının önüne geçiyorlar. 2002 Dünya Kupası�ndaki İlhan Mansız örneğini ele alalım. Japonya�daki futbolseverler için bir idol haline gelmişti. Türkiye�yi değil İlhan Mansız�ı izlemeye geliyordu taraftarlar. Burada önemli olan faktör ortaya çıkıyor. İnsanlara kültürlerine yakın bir şey sunarsanız , yabancılık çekme korkusunu bir yana atıyorlar. Tabi burada tehlikeli bir durum da var. Tek yönlü kültür tanıtımı. İşte burada takım ruhu devreye girmeli. İlhan Mansız Türkiye formasını giydiği için Türkiye sempatisini aşıladı Japon futbolseverlere bir süre sonra. Şimdi durumu ülke bazında ele alalım. İstanbul�a dini bir ziyaret için gelen kimse, Mevlana�yı görmeden Türkiye�den ayrılırsa bu hem turistin hem ülkemizin ayıbıdır. Böyle büyük bir değeri tanımamak da tanıtmamak da büyük haksızlık. Takım ruhu burada devreye girmeli ve turist rehberleri, billboardlar artık şehirleri tanıtabilmelidir. Taksim�de Mevlana�nın resmi de üstünde olan ve �Mevlana�yı tanıyorsunuz, peki onun yaşadığı toprakları merak etmiyor musunuz?� yazan bir billboard ne kadar büyük bir yük olabilir belediye ya da devlet için. Eminim ki getirisi götürüsünden fazla olacaktır. Reklamcılık savaş vermek gibidir. Türkiye olarak İstanbul gibi yüksek bir değeriniz varken O�nu öncü birlik gibi kullanarak insanlara şehirlerinizi teker teker tanıtıp ülkeyi güçlendirmek en akıllıca strateji olacaktır. Bu gibi örnekler çoğaltılabilir.
Belki de insanlar o zaman sadece kebabıyla değil, Nazım Hikmet gibi dünya çapında tanınan büyük bir edebiyatçıyı çıkarmış olmasıyla tanıyabilir ülkemizi. O zaman talihsiz terör olaylarıyla değil kültürdeki ve fikirdeki öncülüğümüzle, Mustafa Kemal Atatürk�ün kurduğu cumhuriyet düzeninin güzelliğiyle tanınabilir. Kısaca söylemek gerekirse, kalıplaşmış simgelerle Türkiye�nin bir yere varması oldukça zor. Var olan; ancak çeşitli nedenlerle yeterince tanıtılmamış değerlerimizi en azından bu kalıpları kullanarak tanıtabilmeliyiz. Formula 1, Olimpiyatlar gibi etkinliklerin ülkemizdeki sayısını da bir şekilde artırmalıyız ki hem ülkemiz dünyadaki ticaret pastasından hak ettiği payı alabilsin hem de çağdaşı olduğumuz ülkeler arasındaki yerimiz herkes tarafından bilinebilsin.
Posts Tagged ‘türkiye’
Şimdi Reklamları Veriyoruz
Medya Tosuncukları
Bu Sefer Güzel Şeyler Olacak
Kendimizi kandırmaca ve hayata anlam kazandırmaca sürecimizin bir parçası olan hayatlarımıza bugün bir adım daha yaklaşalım falan diyerek çok felsefi kendinden geçiren ve kendi içinde geçirgen bir yazı yazabilirdim elbet. Eminim sen de çok mutlu olurdun sevgili okur. Sen okur ben yazar olduğuma göre bir başka okur yazar ilişkisinden bahsetmek güzel olabilirdi. Ancak ben yazar satar ve sattırır ilişkisinden bahsetmekte bugünlük bir sakınca görmüyorum.
Yazarlar malum. Zengin Ardıçlar, Mehmet Parabaslar falanlar,filanlar. Her muktedir kişi gibi Recep the Asabiest da kendi yazar kitlesini gazetede okumayı tercih edenlerden olduğunu kanıtladı. Çalık the Fresh Media Boss\’u yanına alarak daha önce sırtını (!) dayadığı Doğan grubunu bir güzel sırtından bıçakladı. Tabi sırtından bıçaklamak konusunda uzman olmuş bu tür gruplar bıçaklanınca deliye döndüler ama çeşitli PETROL-İŞ\’lerinden dolayı pek de ses çıkaramadılar. Kendilerine bağlı Vatan gazetesi haricinde pek de bir şey söylemediler götüren sömüren ve semiren iktidara
Aslına bakarsanız çok da zor değil bu hayat! Özellikle başbakanın oğlunun eşinin akrabasıysanız. A iktidarı B iktidarı fark etmez benim de nefret ettiğim çok gereksiz bir o kadar kartelci medya grubumuzu sindirmeye çalışıyorlar. Nefret ettiğimiz insanlarla aynı safta gibi görünsek de çok seslilikten değil kendi seslerinden yana olduklarından bir şey ortaya çıkmıyor çıkamıyor sevgili okuyucu.
Özetle 750 milyon kredi 150 milyon cepten Türkiye\’nin en çok okunan 10 gazetesinden birine sahip olabiliyorsunuz. Üstelik araya bir de televizyon kaynıyor.
Nedir ki? Bugüne kadar kimler götürdü. Helal olsun bıyıklı tosuncuklara!
BU YAZIM daha önce siyahkahve.com’da yayınlanmıştır.